• BIST 108.953
  • Altın 144,354
  • Dolar 3,4810
  • Euro 4,1079
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 15 °C
  • Jelena Karleusa... BEŞİKTAŞLILARIN YENGESİ DURDURULAMIYOR!...
  • Tülay Kumaşçı... GÖZDE KEDİCİKTEN  ÜSTSÜZ YAZ POZU!
  • Playboy Güzeli Elif Çelik'in önlenemez yükselişi… ŞİMDİ DE İNGİLİZ GAZETESİ THE SUN’A KONU, GÜNEY AFRİKA PLAYBOY’A KAPAK OLDU!
  • Jelena Karleusa... BEŞİKTAŞLILARIN YENGESİ DURDURULAMIYOR!...
  • Tülay Kumaşçı... GÖZDE KEDİCİKTEN  ÜSTSÜZ YAZ POZU!
  • Playboy Güzeli Elif Çelik'in önlenemez yükselişi… ŞİMDİ DE İNGİLİZ GAZETESİ THE SUN’A KONU, GÜNEY AFRİKA PLAYBOY’A KAPAK OLDU!

Yılmaz Erdoğan? POLİTİK YÖNLERİM ÇOK DEĞİŞTİ, YUMUŞADI VE GELİŞTİ.

Yılmaz Erdoğan? POLİTİK YÖNLERİM ÇOK DEĞİŞTİ, YUMUŞADI VE GELİŞTİ.
Yılmaz Erdoğan, 2kadin.com adresli internet sitesinde Yasemin Pulat'ın sorularını yanıtladı. İlişkiler konusunda uzman olduğunu söyleyen Erdoğan, "Erkekler, evlenecekleri zaman 'Ben sonsuza kadar başkalarıyla sevişemeyecek miyim?' kaygısına kapılır" dedi.

Yılmaz Erdoğan'la röportaj yapacağım da ben şimdi ne soracağım diye kara kara düşünmekteyim. Aslında ne soracağımdan çok nereden başlayacağım. Sorulmamış ne sorabilirim ki? Acaba hiç ateş böceği gördü mü? Saçma! Sevmeye engel evcil acıları var mı hala? Saçma! Ya cebinde kelimeleri?.. "Yazmaya böylesine yakışmış" bir adamdan öğrenecek neler vardır kim bilir. Tamam! İtiraf ediyorum. Bu röportajı en çok kendim için yapıyorum. Yazmak ve yazarlık üzerine kurdum bu yüzden soru cümlelerini. Heyecanlıydım. Ne de olsa ilk canlı röportajım. Anlamış olmalı deneyimsiz olduğumu ama fark ettiğini bana hiç fark ettirmedi! Bir ara dalmış masanın üzerinde duran kuru dutları atıştırırken buldum kendimi. Ne de olsa bilmiyordum henüz röportaj yapmanın kurallarını ve gerekliliklerini?

Hüzünlü bir şair, heyecanlı bir senarist çok ama çok zeki... Anlattıklarının ifadesiyle uyumuna hayran kalacağınız kadar samimi. Aklı fikri üretmek de. Yanlış anlaşılmaktan yana dertli, biraz kırgın belki. Yılmaz Erdoğan'la röportaj yapmanız için onu biraz tanımanız gerekli. Eğer kendisiyle daha önce sohbet etme imkânım olsaydı daha başka sorular sorardım "hayata dair". O kadar dolu ve derin ki; saatlerce konuşmak yetmez anlatmaya. Eğer ondan öğreneceğiniz bir şeyler olduğunu düşünüyorsanız o bilgisini paylaşmaya hevesli. Bana daha ne kadar çok şey yapmam gerektiğini hatırlattı. Hiç durmadan okumam, hiç durmadan yazmam ve düşünmem gerektiğini. Dünyaya bir iz bırakmak istiyorsanız "mutlaka size ait olanı sunmanız" gerektiğini. Şimdi sorulmamış nice soru uykularımı kaçırırken sorabildiğim kadar çok sorunun cevabını yayınlıyorum. İşte keyifli bir yılmaz Erdoğan röportajı?

BAZI DUYGULAR ANCAK ŞİİRLE ANLATILABİLİR?

Y.P: Geçmişinize bakıldığında başarı dolu bir öykü görülüyor. Küçük yaşlarda bu noktaya gelebileceğinizin hayalini kurmuş muydunuz? Yılmaz Erdoğan hayallerini gerçekleştirdi diyebilir miyiz?

Y.Erdoğan: Çocukken hiçbir zaman çok büyük bir artist olacağım dediğimi hatırlamıyorum ama bir şey olacağı hissi bende hep vardı. Yani bunu tarif edemiyordum aslında, ne olacağımı ve nasıl olacağımı. O zamanlar futbolcuydum. Herhalde futboldan olacak diye düşünürken, lise bitene kadar tabi okumaya devam etmek dışındaki kariyer planlarımı futbol üzerine kurmuştum. Sonra böyle oldu. Meğer hissettiğim buymuş. Sadece bir histi. Bir iddia ya da söze dökülmüş bir şey değildi.

Y.P: Peki zekânızın rolü çok etkin değil midir başarınızda? Ve yetenek zeki değil midir mutlaka?

Y.Erdoğan: Tabi ki. Yazarlık dünyanın en zor mesleğidir. Çalışmak gerekiyor bir kere. Eğer çok zekiyseniz daha da çok çalışmanız gerekir. Zekâ dediğin şey, önce insanın kendisi için bir çıta yüksekliği yaratıyor. Önce senin beğenmen gerekiyor yaptıklarını. Nitekim ben ilk yıllarda yazdıklarımı önce heyecanla yazıyor sonra beğenmiyordum. Fakat onlar çok beğenildi o sırada. Hala da içimde aynı ölçekte bu duygu vardır. Hala tam olarak istediğimi yaptığımı düşünmüyorum. Yani ileride belki de daha iyisini yapabileceğim hissi ile ilgili.

POLİTİK GÖRÜŞLERİM BAŞKALAŞTI

Y.P: Hakkâri doğumlu olan Yılmaz Erdoğan, liseyi Ankara'da bitirir ve üniversiteye İstanbul'da başlar. O dönemlerde Türkiye'nin karışık politikası gençlerin kafalarını oldukça meşgul etmekteydi. Siz de o dönemin gençlerinden biri olarak tiyatroyu kendiniz için bir çıkış yolu olarak görmüş olabilir misiniz?

Y.Erdoğan: Evet öyle oldu aslında. Aynen de öyle oldu. Tam da üniversiteye geldim, karışıklığın tam ortasındaydım. Doğduğumdan beri bütün ailem karışıktı aslında ve bir yandan da şöyle düşünüyordum o zamanki politik kafamla; benim insanlara mesajlar vermem lazım, onlara bir şeyler söylemeliyim ve inşaat mühendisliği benim için uygun bir meslek değil. Tiyatro işin içine girince "tamam" dedim, burada olur. Buradan insanlara mesaj verilebilir diye düşündüm. Aslında bir anlamda da politik bir karardı benim için. Politik yönlerim tabi ki çok değişti, yumuşadı, başkalaştı ve geliştiğini düşünüyorum.

Y:P: Sanat mı törpüledi biraz da bu anlamda sizi?

Y.Erdoğan: Şüphesiz. Çünkü benim o dönem kuşağımın insanlarının başlarına çok şeyler geldi. Ben direkten dönmüş birisiyim bu anlamda. Bizim kuşağımız çok zor şeyler yaşadı. Bazen hala yaşıyor olmak bile bazılarımız için bir tesadüftür. Ve sanatın o esnekliği, o estetiğin ruhu beni de geliştirdi diye düşünüyorum. O yüzden âşık oldum kendisine ve hâla birlikteyiz.

BKM, BİR YILMAZ DELİLİĞİDİR

Y.P: Biraz da BKM Mutfak'tan bahsedersek; BKM Mutfak fikri nasıl doğdu?

Y.Erdoğan: Ben bir gün bütün BKM takımı bir arada konuşurken, evde bir sohbette hatta, böyle konuşmayı izledim ve şöyle bir şeye karar verdim; Sektörde, bizim sektörümüzde özellikle eğitim okul bitince bitiyor. Ve bir tek bizim meslekte böyle oluyor. Mesela oyuncuysanız sene de bir tane dizide oynuyorsunuz. Bir rolde oynuyorsunuz ve bizim meslekte 5 sene tek bir rolle geçebiliyor, sadece bir karakterle. Ama demirci her gün demir dövüyor, sabahtan akşama kadar. Bunu BKM içinde tartışmaya da açmıştım ben. Önce kendimiz bu faaliyeti bir eğitime dönüştürelim demiştim. Sonra eğitim deyince gençler ve gençlik kelimesi de doğuyor kendiliğinden. BKM'ye gönderilen CD'lerden tamamen tesadüfi, ki bazen tanıyordum, biliyordum, bazen bilmiyordum. 35 tane adamı çağırdım başvurulardan. O zaman Akatlar'da ki şirketin üzerinde bir kat kiralanmıştı. Orada başladık. Ama ilginçti tabi. 35 tane adam geldiler oturdular. Bu adam bizi niye çağırdı, filme mi çağırdı, bilmiyorlar. Başladık konuşmaya. Onlara ilk söylediğim şey; "Çok tarihi bir an bu ama bunun neden tarihi olduğunu siz bir süre sonra anlayacaksınız " dedim. Çünkü daha konuşurken ilk dersi anlatırken şöyle bir şey kurdum orada aslında, burası usta-çırak sistemi üzerinden yürür. Burası bir okul değildir. Yani bildiğimiz anlamda bir okul-hoca ilişkisi yoktur. Aradaki temel fark da şudur; hoca anlatır, yapmak zorunda değildir. Usta yapar, yaparken öğretir. Dolayısıyla bu sistemin ana cümlesi de bunun üzerinden kuruldu. Kendi kurallarımız ve kendi sistemimiz zaman içinde oluştu. Sonra o 13. katta, bir küçük sahnemiz vardı ve biz skeçleri oynamaya başlamıştık bile. Sonra burayı bulduk. Bir deli cesaretiyle ve ciddi bir yatırım da yaparak kurduk ve sadece orada yaptığımız şeye olan ve çocuklara olan inancımızla? Bence bize yakışır devrimci bir hareketti. BKM çok büyüdü ve hatta kendi bürokrasimiz bile var artık. Dolayısıyla o bürokrasiyi de aşan bir Yılmaz deliliği olarak başladı.

Y:P: İyi ki delirmişsiniz o zaman?

Y.Erdoğan: Evet isabetli oldu.

Y:P: Peki bu sıcaklığı ve samimiyeti koruyacak mısınız burada? Geldiğimizde hissettiğimiz bu ev havasını hissedebilecek miyiz her zaman? Bir de şu var; sanki garsonlarda bu şova dahil. Hatta çoğu zaman seyirci de bu şovun bir parçası gibi görünüyor?

Y.Erdoğan: Öyleler. Bu niye devam eder. Çünkü tesadüfü bir şey değil. Bizim başımıza gelmiş bir şey değil. Kurguladığımız bir şey. Burayı biraz seyirciyle birlikte, seyirciyi de, kendimizi de eğiteceğimiz bir yer olarak kurduk.

BKM BİR TAKIM OYUNCULUĞUDUR

Y.P: BKM' ye girmek mi zor kalmak mı zor?

Y.Erdoğan: İkisi de zor.

Y.P: Kriterleriniz neler? Öğrencilerinizi nasıl seçiyorsunuz?

Y.Erdoğan: Bütün evrenin ve kâinatın kabul edeceği kriterler yok. Biz onların peşinde değiliz. Tamamen keyfimin kâhyası olarak davranıyorum. Sadece şundan hoşlanmıyorum; sınav. Çünkü şu iddiada hiçbir zaman değilim: Birisi gelir ben onun 4 dakikada ne olduğunu anlarım. Ya herkes kadar anlarım tabi. En azından pin koduna bakar anlarım! Ama burada bizim alanımız yazarlık ve oyunculuk. İkisini birden yapmak zorundasın. Burada ikisini de yapıyorsan başarılı oluyorsun. Yoksa geride kalıyorsun. Dolayısıyla buraya girmek için aranan iki şey var; biri bizim bir tabirimiz var "kafa açmayacaksın" yani bize göre her tür karakter bozukluğu, çünkü karakteri çok bozmaya müsait bir sektör. Alkışa övgüye ve sövgüye dirençli misin? Özellikle övgüye dirençli misin? Üst düzey bir eğitim veriyoruz biz. Oyuncu yetiştirmiyoruz sadece, aslında star yetiştiriyoruz. Derdimiz o. Çok daha etkili ve bulunduğu yerde liderlik yapabilecek çapta insanlar yetiştiriyoruz. Hedefimiz bu. Bunun dışında bencillik ve egosantrik hareketler gibi gurubu bozacak, takım oyununu bozacak her şey burada cezalandırılır. Yani cezalandırılır dediğim orada duramazsın, kalmak daha zor yani bu anlamda.

Y.P: Her sanatçı gibi bazen anlaşılmadığınızı ya da yanlış anlaşıldığınızı düşünüyor musunuz?

Y.Erdoğan: Sık sık.. Mesela filmlerimin ilk seyirde anlaşıldığını düşünmüyorum büyük oranda.. Bu sık sık olmaktadır. Ve hala her gün birisi arar "Vizontele Tuba'yı bir daha seyrettim kusura bakma" der. Onu da şuna bağlıyorum. Bu dediğim alt metin meselesi. İlk önce öndeki hikâyeyi seyrediyorsun. İlk seyrettiğinden öndeki hikâye yi seyrediyorsun. Sonra alt metin senin içine nüfus ediyor eğer iyiyse. Sonra o alt metin ikinci üçüncü seyirde öne çıkıyor. Çünkü bütün kameranın gördüğü şeyleri belirleyen şey o önerme, o mesaj. "Ha evet arkaya onu onun için koymuş, onun için inekler geçiyor gibi şeylerle birleştiriyorsun ve tekrar seyirde de daha lezzetli oluyor aslında. Bir böyle anlaşılamamama var bir de tümden yanlış anlaşılma var o da ismin bu kadar çok ağızda yer alırsa normal bir şeydir.

Y.P: Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Y.Erdoğan: Çıkamıyorum.

Y.P: Boş mu veriyorsunuz?

Y.Erdoğan: Tabi. Ama tabi mümkün mertebe kendini anlatmaya devam ediyorsun. Çünkü medya ilginç bir duruma geldi. Diyelim ki röportaj yapmıyorsun. Röportaj yapmayınca seni röportaja mecbur edecek bir şeyler çıkıyor birden bire. Birisi bir şey diyor örneğin. Onun için kaçış yok. Kendini uygun zeminlerde anlatmaktan başka çıkar yol yok. Ama bir yazar bu anlamda hiçbir zaman çaresiz kalmaz yani. Ben illâ ki kendimi anlatacak bir yol bulurum.

SÖYLENMEMİŞ SÖZÜN PEŞİNDE OLMALI

Y.P: Sizin yolunuzdan yürümek isteyen ve yazarak var olmaya çalışan birine neler tavsiye edersiniz?

Y.Erdoğan: Bir; daha önce yazılmış hiçbir şeyi yazma. Daha doğrusu bir; bunun bir kere dünyanın en zor mesleği olduğunu bil. Eğer yazının icadından beri yazılmış şeylere ekleyecek bir şeyin varsa muhakkak yaz. Yoksa boş ver. Yazılmıştır zaten o zaman yazdığın şey. Yazarlık bir süreçtir. Ama hani kafandaki ideal bu olmalıdır. Yazının geçmen gereken zorunlu bir süreci, amatör, kıl, tüy yerleri vardır. Ama kafandaki düşünce, yazdığın hikâye ve daha önemlisi önerme yani verdiğin mesaj, daha önce söylenmiş mi? Söylendiyse niye söylüyorsun. O var zaten.

Y.P: Orijinal ol diyorsunuz yani?

Y.Erdoğan: Kesinlikle. Çünkü başka türlü yazar olunmaz. Yazıyorsunuz da yazar değilsinizdir.

Y.P: Başkalarının söylediklerini tekrar etmek mi oluyor o zaman yapılan?

Y.Erdoğan: Tabi. Bir gün senden alıntı yapılacak biri haline geliyorsan ki bu şu demek; ben inanıyorum ki benim dizelerim benim memleketimde ki birçok insanın hayatını ya renklendirdi ya kolaylaştırdı. Birinin benim bir dizemi telefonuyla hoşlandığı kıza yazması bile çok sevindirici bir şeydir. Besbelli ki o söylenmemiş. "Şimdi yazanlar gibi olmak?." Bu yazarlığa başlamak için bir heveskârlık cümlesidir ama yanlıştır. Çünkü asıl iddia bugüne kadar yazılmayan hikâyeyi yazmaktır. Eğer ona adaysa kişi yazmalıdır. Daha doğrusu yazarlıkta eğer böyle prensipleriniz yoksa o zaman kaybolmaya çok müsaitsinizdir. Gerçekten yazıyorsundur, yazıyla para kazanıyorsundur, hatta isim bile olmuşsundur. Ama hala herkesin yazdığı şeyleri yazıyorsundur. Çok var öyle. Ama yazıyla dünyayı değiştirebilirsin. Yazı çok görkemli çok kudretli bir iştir. Ama söylenmemiş sözün peşinde olmaktır mesele.

BENİM ŞİİRİM ÜZGÜNDÜR

Y.P: Şiirlerinizi yaşadığınız acılara mı borçlusunuz ve kelimeler sargı beziniz mi gerçekten?

Y.Erdoğan: Büyük kısmını evet. Acı şiirin çok yararlandığı bir ham madde çünkü bir şiir yazmanız için gerçekten çaresiz kalmanız gerekir. Başka hiçbir şey çare değildir. Ne bu acıyı bir arkadaşınıza anlatmak, ne filmini yapmak ne de hikâyesini yazmak? Tek çare şiirse o zaman doğru şiir kendiliğinden sizi seçiyor. Hiç bir şiirimi "ben oturayım şimdi böyle bir şey yazayım" diye kurmadım. Bazı duygular ancak şiirle anlatılabilir. Şiirin girdiği derinliği, şiirin girdiği dehlizleri hiç bir hikâye türü, hiçbir yazı türü anlatamaz. Ben şairane metinlerden bahsetmiyorum. Gerçek şiirden bahsediyorum. Şairane dilin, şiirin düşmanı olduğunu, şiirden birilerinin ürettiği zehirli bir atık olduğunu düşünüyorum. "İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı." Şimdi bana bunu söyle. Bunun üzerinden artistlik yapma. Şairin düşünmediği artistliklere lüzum yoktur. Kenar süsleri sanatın düşmanıdır. Mükemmel olan basit olandır. Yazarlık basit bir iştir ama asla kolay değildir. O basiti elde etmek en zorudur.

Y.P: Ozanlığınızın en çok sizi üzdüğü doğru mu? Yoksa sizi insanların kalbine taşıyan meziyetleriniz kimi zaman acı çekmenize mi sebep oldu?

Y.Erdoğan: Olabilir. Diğer yönlerimi unutursam eğer ki şiir söz konusu olduğunda unutuyorum, şair acının en iyi arkadaşıdır ve bütün şikâyetleri de aslında şikâyet değildir. Ama yalnız bir şeydir şiir ve üzgün bir şeydir. Benim şiirim üzgündür. İçinde mizahi sıçramalar ve genel bir ironi vardır ama ya da benim çok üzgün yanımdır şair yanım. Bu illâ hüzün yazdığım anlamına gelmez. Benim hiç bir şiirime benden daha çok kimsenin üzüldüğünü zannetmiyorum. İki nedenle, birincisi yaşamadığım ve sebepsiz şiirim yoktur benim. Hepsinin bir hikâyesi var. Her şiiri nerde nasıl ve niye yazdığıma cevabım vardır. Tabi şiir bir şifre ve bunu her okuyanın tümüyle anlamasına imkân yok dolayısıyla yazıyorum okuyorum bir daha üzülüyorum ama şiir duygusunu sadece hüzünle de tanımlamıyorum.

"BAŞKALARIYLA SEVİŞEMEYECEK MİYİM KAYGISI?"

Y.P: Haybeden gerçek üstü aşk uzun süre sahnelenen oyunlarınızdan biri. Bir kadınla bir erkek arasında ki ilişkiyi başlangıçtan sona doğru her aşamasıyla gözler önüne seriyor. Kendinize ilişkiler konusunda "uzman" diyebilir misiniz?

Y.Erdoğan: Evet bir uzman kadar bu işe kafa yordum. Mesai harcadım yani. Zaten bir konu yazacaksanız o konunun uzmanı olmak zorundasınız. Yoksa iyi bir metin elde edemezsiniz. Bunu yapabilirsiniz de saçma sapan bir şey çıkar ortaya. Benim bu oyunda ki derdim şuydu. Orada hepimizin başına gelen olaylardan bir akış çıkarmak istedim. Yani her ilişki de olan şeyler, olmaması gereken ve ilişkinin sonunu getiren şeyler, önce bir aşkı elde etme sonra içine etme sürecinde hepimizin ortak noktalarını hiç ortak olmayan bir dille anlatma projesiydi haybeden gerçek üstü konuşmalar.

Y.P: Sizce her kadın ilişkiyi malum bir sona yani evliliğe taşıma konusunda hınzırca planlar yapar mı? Kadınlar avcı erkekler av mıdır? Roller değişir mi?

Y.Erdoğan: Yani bir tek şöyle bir fark olduğunu düşünürüm. Kadınların bu kurumsallığa olan, tek eşliliğe olan görece yakınlıklarıyla ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Ortalama bir erkeğin tek kaygısı "Ben sonsuza kadar başkalarıyla sevişemeyecek miyim?" Evlilikle ilgili temel problem budur. "Sonsuza kadar?" Böyle bir laf vardır "sonsuza kadar?" Dolayısıyla bu kurgu kadını belki bu konuma koyuyor. Yoksa kadınların öyle sinsi evlilik planları yaptıklarını değil, bir aşkla, bir evle, bir adamla yetinebilme konusunda daha güçlü bir iradeleri olduğunu düşünüyorum. Onun da nedenini erkeğin dışa dönüklüğüne kadının içine alma, içine kapanıklılığına bağlıyorum. Bu kadını daha duyarlı yapıyor. Bizim için duyarlılık ölçüleri bir meseleden ne kadar etkilendiğimizdir. Erkek için hiç problem olmayan şey kadının ana meselesi haline gelir. Netice itibariyle aslında duyarlılık bazından bakarsak kadın haklıdır. Ama erkek rahattır. Erkek "Tatlım bu mu yani problem?" der. Kaç kere duymuşsundur. "Bu mu?" bu kadını daha da delirtir. "Evet o ve asıl problem işte bu. Senin bunu problem olarak görmüyor olman." Buna benzer bir sürü haybeden konuşma yaptık hepimiz. Yani ben görece bir erkeğe göre mesleki olarak daha duyarlıyım ama her erkeğe benzeyen bir sürü yönüm var. Bir erkeğim sonuçta çünkü. Ama daha empatik birisiyim özellikle bu konularda. Yazarlık zaten empati mesleği.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Magazin Kolik | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.