• BIST 88.735
  • Altın 229,442
  • Dolar 6,0368
  • Euro 6,8881
  • İstanbul 30 °C
  • Ankara 30 °C
  • ÜNLÜLERİN ŞAŞIRTAN SEKS İTİRAFLARI...
  • Jelena Karleusa… BEŞİKTAŞLILARA MESAJ VAR; “YENGE SİZİ ÖZLÜYOR”
  • Defne Samyeli... BİKİNİLİ VE SEKSİ POZLARI İDDİASINI ORTAYA KOYDU!..
  • ÜNLÜLERİN ŞAŞIRTAN SEKS İTİRAFLARI...
  • Jelena Karleusa… BEŞİKTAŞLILARA MESAJ VAR; “YENGE SİZİ ÖZLÜYOR”
  • Defne Samyeli... BİKİNİLİ VE SEKSİ POZLARI İDDİASINI ORTAYA KOYDU!..

Deniz Seki... "ÖLMÜŞÜM DE ÖLÜME BAKIYORMUŞUM GİBİ HİSSEDİYORUM"!

Deniz Seki... "ÖLMÜŞÜM DE ÖLÜME BAKIYORMUŞUM GİBİ HİSSEDİYORUM"!
Hürriyet yazarı Ayşe Arman Deniz Seki ile cezaevinde görüştü.

İnsanı ezen, ürküten, korkutan, sanki cezalandıran kocamaaan demir bir kapı.

Önünde küçüldükçe küçülüyorum.

Birden açılıveriyor.

Kamera, cezaevi denilen yerin içindeki binaları geniş görüyor, sarı-bej bir yer, kuru kupkuru, yeşillik sıfır, ruh yok, sıcak, kavruluyor, sanki atom bombası atılmış ve herkes ölmüş.

Kendi kendime, "Ne bekliyordun ki?" diyorum, "Tatil köyü olacak hali yok ya..."

Eli silahlı jandarma, "Kime geldiniz?" diyor.

Gülümsemeye çalışıyorum ama gülümsemem havada asılı kalıyor, bu diyarlarda kimse pek gülmüyor galiba.

"Deniz Seki'ye..." diyorum.

"Görüşemezsiniz!"

"Savcıdan özel iznim var..."

"Bakim..."

Birilerine sesleniyor, hepsi onlara verdiğim evrakı inceliyor, "Tamam... Sağdaki binaya gidin."

Kendimi Kadın Kapalı İnfaz Kurumu'nun, yani cezaevinin sınırları içinde buluyorum.

Ve eyvah, o kocaman kapı, arkamdan kapanıveriyor.

Şrankkkk diye...

*

Bir sürü güvenlik kontrolünden geçiyorum.

"Şimdi bir de göz kaydı alacağız!"

Hay hay.

Meğer cezaevine giren herkes; ziyaretçiler, avukatlar her giriş için göz kaydı verirmiş. Gözün okunuyor yani. Göz bebeklerini bir alete yakınlaştırıyorsun, fotoğrafını çekiyorlar.

Sonra da cezaevindeki her kapıyı gözlerinle açıyorsun.

Sürreel geliyor, Blade Runner filmindeki gibi. Yine bir güvenlik kontrolünden geçiyorum.

Bitti.

Şimdi artık Deniz'i görebilirim.

Ama o, başka bir binada.

Güneşin alnında kavrulan ve o atom bombası atılmış gibi bomboş duran avluda, bir başka binaya doğru yürüyorum.

Çıt yok.

Bir takım sesler duyuyorum, kendi topuk sesim galiba.

Tekrar bir güvenlik kontrolü.

Ayakkabılarıma kadar çıkarıyorum.

Ve sonra... Görüp göreceğim en fantastik kapıyla, burun buruna geliyorum.

Döner bir kapı aslında...

Ürkünç, korkunç, aşılması, geçilmesi imkansız kapı...

Mikser ucuna benziyor ya da yuvarlak saç fırçaları vardır ya onlara...

Birbirine geçmiş dişlileri var...

Komple çelik, parıl parıl parlıyor...

İşte onu, gözlerimle açmam söyleniyor.

"Nasıl yani?" diyorum.

"Orada cihazı var, içine bakacaksınız!" diyor kadın görevli.

Yaklaşıyorum ve cihazın gözünün bebeğine bakıyorum. O kapının haşmetine asla yakışmayacak abuk sabuk bir "Biiiiip" sesi çıkıyor.

Bu dev kapı resmen beni tanıyor!

Diyorlar ki, "Şimdi içinden yürü..."

Aman Allah'ım, o korkunç şeyin içinden nasıl geçeceğim?

Orama burama, dişliler batmayacak mı?

Gözlerimi sıkı sıkı kapatıyorum.

Yürüyorum ve ve ve ve ...

Bir anda taraf değiştiriyorum.

Artık tutukluların arasındayım.

*

İçinden geçtiğim kapıya şöyle bir dönüp bakıyorum.

İşte cezaevi psikolojisi denilen şey bu, kapılar, kapılar, kapılar... Ve bütün o kapıları senin üstüne kapıyorlar, üstelik kilitliyorlar. Önümde mağazalardaki elbise deneme kabinleri gibi, sıra sıra, küçük odalar var.

Görüş, burada gerçekleşecek.

Beni en sonuncusuna yolluyorlar.

Arada bir cam var, Deniz, karşı tarafa gelecek.

Duvarda da bir telefon asılı, telefonla konuşacağız. Çünkü o çift camdan bir şey duymaya olanak yok.

Benim olduğum tarafın, sarımsı bej duvarlarında yazılar var; isimler, aşk sözcükleri, tekme izleri, pek temiz değil, hatta pis...

Deniz'in tarafı ise tertemiz...

Orada, kolaysa sinirlenince tekme at.

Ne sandalye, ne herhangi oturacak bir şey...

Ayakta öylece bekliyorum.

*

Ve işte nihayet, bir hareket, bir kıpırtı...

Cezaevi memurları eşliğinde, bir kadın geliyor.

Siyah tayt, siyah bir tişört.

Cezaevinde insanlar ya kararır ya sararırmış.

Bu, resmen parlıyor.

Işıl, ışıl.

Karşımda duran kadın, gerçekten Deniz Seki mi?

O hükümet gibi kadın gitmiş, küçülmüş, süzülmüş, çekmiş.

İnanılmaz zayıflamış.

Sanki içinden başka bir kadın çıkmış gibi.

Dese ki, "Ben Deniz Seki'nin 12 yaş küçük kardeşiyim" inanacağım...

Acayip duru bir güzellik gelmiş üzerine.

Telefonu alıyorum, "Müthiş görünüyorsun, bu kadar yarıyorsa biz de gelelim!" diyorum.

"Gel" diyor, "Zaten memleketin çoğu içeride!"

Gülüyoruz.

Birbirimizin tam gözünün içine bakıyoruz.

Yüzünün ifadesini nasıl anlatsam size?

Amelie filmindeki kızın ifadesi gibi.

Bir sürü şey söylüyor gözleri.

Cezaevi; insanın, aynı zamanda, bakışarak da anlaştığı bir yer.

Evet, telefonla konuşuyorsunuz ama o telefonların da dinlendiğini bildiğiniz için gözlerinizle anlaşıyorsunuz.

Bir süre öylece duruyoruz.

Ve sonra, çok tuhaf, birbirimize bakarak ağlamaya başlıyoruz.

Karşılıklı...

Önce yavaş yavaş, sonra katıla katıla.

Derken, durup gülmeye başlıyoruz.

Demek ki böyle oluyor, insan duygusal olarak bir uçtan bir diğerine savruluyor.

"Hadi anlat" diyorum.

"Ne anlatayım?" diyor.

"Nasıl yaşıyorsun, neler yapıyorsun?"

"18 kişilik bir koğuşta kalıyorum. Çoğu bankacı. Çok zeki, çok parlak insanlar. Bir aile olduk. Koğuşun pozitif meleğiyim. Bu halimle, moral veriyorum insanlara. Herkesle iletişimim çok iyi, Allah için uyumluyum..."

"Ama yani, cezaevi denilen yer, öyle böyle değil, daha aşağısı yok, insanlığın dibi, ölmüşüm de ölüme bakıyormuşum gibi hissediyorum..."

"Bu kadar gözyaşım olduğunu ben de bilmiyordum. Tarifi olmayan bir çaresizlik. Her şey belirsiz. Daha henüz iddianamesi bile yazılmamış insanlar var burada, tutuklu yargılanıyorlar, ne zaman mahkemeye çıkacakları belli değil, elleri kolları bağlı, bekliyorlar..."

"Senin mahkemen 1 Ekim'deydi değil mi?" diyorum.

"Evet, daha 90 gün var" diyor, "1 Ekim'de tam 218 gün olacak. Tabii ki kendime acıyorum. Ben başkalarına uyuşturucu temin etmedim, aracılık etmedim. Örgüt diyorlar. Allah aşkına, örgütle benim ne gibi bir alakam olabilir, uyuşturucu ticareti yapan biri değilim. Kim inanır böyle bir şeye..."

Ağlıyor.

Gözüm, boynundaki Allah yazan gümüş kolyeye takılıyor.

"Her şey düzelecek, sakin ol" diyorum.

Yine yüzündeki o Amelie ifadesiyle, bana bakıyor.

"Sabretmeyi öğrendim burada. Öfke kontrolünü öğrendim. Daha bir sürü şey... Bakma, bir okul gibi aslında. Arada neşelenmek için kahve falı bakıyoruz, ama falda uzun boylu esmer adamlar görmüyoruz, hakimler, savcılar var bizim falımızda... Düşün, burada Türk Ceza Kanunu'nu ezberliyoruz..."

"Bu kadar kadının bir arada olması eğlencelidir de aynı zamanda. Öyle değil mi?" diyorum.

"Tabii, tabii" diyor. "Kantinden saç boyası alıyoruz. Moral olsun diye saçlarımızı boyuyoruz. İyi ve bakımlı durmaya çalışıyoruz. Kantinde Flormar ruj satılıyor ve Pastel rimel. Komik olanı şu, ben hayatım boyunca 'water proof' rimel kullandım, benim rimelim hiç akmadı yani, sen bir de şimdi gör halimi, kirpiklerimi boyayıp ağlarsam, palyaçoya dönüyorum..."

"Müzik peki?" diyorum, "Şarkı söylüyor musun?"

"Elbette" diyor, "Ama Deniz Seki olarak değil. Burada Deniz'im. Sadece Deniz. Kafamı dağıtmak için temizlik yapıyorum. Temizlik yaparken söylüyorum..."

"Nasıl yani temizlik?" diyorum.

"Yerleri Vileda'lıyorum" diyor, "Bak, eskiden parmaklarımda mikrofon nasırı olurdu, şimdi Vileda nasırı var. Ama yanlış anlama, beni kimse zorlamıyor, yerleri paspaslamak beni oyalıyor. İşte o zamanlar mırıldanıyorum. Çamaşırlarımı da kendim yıkıyorum. Leğende, ayaklarımla. Sonra kafamı kaldırıyorum, bir bakıyorum televizyonda Deniz Seki'nin klibi dönüyor, vay be diyorum, nereden nereye..."

"Bir sürü şarkı yazdım. Burada, inanılmaz üretkenim. Ses kayıt cihazı olsaydı, daha da iyi olurdu ama kabul etmediler. Sonra, boyuna okuyorum, Elif Şafak'ın Aşk'ını bitirdim, tasavvufa merak sardım, Gülben kitaplar getirdi, onları hatmettim. Habire yazıyorum, çiziyorum. Geleceğimi planlıyorum...

"Çıkınca yapacaklarını mı?" diyorum.

"Evet" diyor, "Bir kere engelliler için çalışmak istiyorum. Sonra uyuşturucu karşıtı derneklerde görev almak istiyorum. Müzikal yazmak istiyorum. Bir cezaevi müzikali düşünüyorum. Bir de cezaevi sergisi. Her şeyi saklıyorum. Çamaşır yıkadığımız leğeni, yemek yediğimiz tabakları, çatalları, bıçakları. Sadece benim hayatımın bir kesitini anlatan bir sergi olmayacak, buradaki arkadaşlarımın ruh hallerini de, duygularını da yansıtacak..."

"Bayağı aktifsin!" diyorum.

"Sen ne diyorsun!" diyor, "İlk geldiğimde hızımı alamadım, 50 tane bere ördüm. Sonra bir ara mektuplara sardırdım. Hayranlarım hiç yalnız bırakmıyor, sağ olsunlar çuvallar dolusu destek mektubu geliyor..."

"En çok neyi özledin?"

"Sahneye çıkmayı, doğayı, gökyüzünü, bizim gökyüzümüz dikdörtgen burada (ağlıyor)... Toprağa ve çimene dokunmayı, denizi... Annemi, kardeşlerimi... Onlara doyasıya sarılmayı... Kimin dost, kimin düşman olduğunu gayet iyi görüyor insan burada... Sonra evimi... O minik balkonumda oturmayı, Boğaz'a bakmayı, gözlerimi kapayıp Boğaz havasını içime çekmeyi...

"Dışarıda bana büyükmüş gibi gelen sorunları, şimdi burada düşünüyorum da, hiçbirinin önemi yokmuş. Üzülmeye değmezmiş. Ben kendime kötü davranmışım, çok yüklenmişim. İçeride, size belki önemsiz gibi gelecek şeylere takıyorum. Dün mesela, bir kelebek getirdiler. Ölmek üzereydi, inanır mısın, aklım çıktı ölecek diye, ona nefesimle can verdim. Onu yaşattım. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Dün, dünyanın en önemli olayı buydu..."

*

Daldan dala atlayarak ne kadar çok şey konuştuğumuzu anlamam size...

Konu konuyu açıyor.

Deniz, bıcır bıcır anlatıyor.

Michael Jackson'ı bile yád ettik!

Spor yaptığını söylüyor, kızlarla voleybol oynuyormuş.

Koğuşta, ranzanın altında yatıyormuş, "Alışık olmadığım için takkkk diye kafamı çarpıyordum her seferinde, şimdi alıştım" diyor.

"Burada, bütün bu imkansızlıklar içinde acayip yaratıcı oluyorsun" diyor, nohut yemeğinden humus yapıyorlarmış mesela, "Nasıl yapıyorsunuz?" diyorum, "Uzman olduk hepimiz, nohutların suyunu alıyoruz, sonra onu bir güzel bir işlemden geçiriyoruz" diyor.

"Bu arada, yarın doğum günün, nice mutlu senelere, doğum günün kutlu olsun" diyorum. Yüzünden bir hüzün bulutu geçiyor, "Sağol" diyor, "Tahliye olduğum günü doğum günü sayacağım."

O anda bilmiyorum tabii, ertesi gün annesinden öğreniyorum, doğum gününde koğuş arkadaşları ona sürpriz parti yapmışlar. O yokluk içinde, patatesleri biriktirmişler, patates pek bir değerliymiş içeride, Deniz'in şerefine patates salatası yapmışlar.

Bir de mozaik pasta.

En hoşu da şu, o mozaik pastanın tepesine kulak temizleme çubuklarını dikmişler.

"Neden?" diye sorun hadi...

Sordunuz mu?

Onlar, mum oluyor!

Deniz Seki, 39 yaşına, cezaevinde, kulak temizleme çubuklarını üfleyerek giriyor.

Bir ayrıntı daha; meğer cezaevinde, renkli mektup kağıtları çok önemli bir şeymiş, herkes o kağıtlara gözü gibi bakarmış, Deniz için onlara kıymışlar.

Kırpıp, kırpıp, konfeti yapmışlar.

Doğum günü kızının, başından aşağıya dökmüşler.

Ve hep bir ağızdan ona Deniz Seki şarkıları söylemişler.

Mutluluktan deliye dönmüş tabii.

Yine ağla, ağla...

Ama bu sefer mutluluktan!

O da, onlara, "Pişmanım" şarkısını söylemiş. Gerçekten de hepimizin, yaşadıklarımızdan ders çıkarması gerekiyor.

Ben kendi adıma, Deniz'in bu yaşadıklarından fazlasıyla ders çıkardığını söyleyebilirim.

*

Deniz, bir an evvel mahkemeye çıkmak istiyor.

Budur. İstediği budur.

Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi.

Kendini savunmak istiyor.

Olan biteni, bir de mahkemede anlatmak istiyor.

Suçlu bulunursa tamam...

Ama bulunmazsa bu 218 günün hesabını kim verecek, o da bilinmiyor.

Tuhaf!

Bu kadar çok şey konuşuyoruz, bir kere bile, uğruna, deli divane olunan adamın adı geçmiyor.

"Peki o?" diyorum.

Sorumu hiç duymamış gibi...

Onca şeyi hiç yaşamamış , o adamı hiç tanımamış, hiç sevmemiş, onunla hiç sevişmemiş gibi...

O adam yok artık... Anılmıyor...

Üzerine konuşulmuyor...

Ne iyi ne kötü... Hiçbir şey söylemiyor.

Hiçlik.

Sonra konu değişiyor, tekrar daldan dala atlanıyor, bir ara "Çıkınca anne olmak istiyorum" diyor, yeniden gözleri parlıyor.

Bakışıyoruz.

Ellerimiz camda birleşiyor.

Ağlak halimize yine gülüyoruz.

Ve sonra, "Alo... Alo...?"

Ses duyulmuyor. Zaman doldu.

Telefonu kestiler.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Magazin Kolik | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.