Bazı geceler vardır; eve yalnızca bir konser izlemiş olarak dönmezsiniz. İçinizde bir hikâye, bir yüz, bir ses kalır. Uzun süre peşinizi bırakmaz. Ferhat Göçer’in Sabahattin Ali gecesi benim için tam olarak böyle bir geceydi.
Sahne ışıkları yandığında karşımızda Ferhat vardı.
Ama gece ilerledikçe, şarkılar derinleştikçe, sözler içimize işledikçe bir şey değişmeye başladı.Sahnede duran adam yavaş yavaş Ferhat olmaktan çıktı.
Bakışlarıyla, sesindeki kırılmalarla, duruşundaki yalnızlıkla adeta Sabahattin Ali’ye dönüştü.
Bu yalnızca bir konser değildi.
Bu, bir ruhun başka bir bedende yeniden hayat bulmasıydı.
Ben dönüşüm kavramını yıllardır farklı alanlarda anlatıyorum. Ama o gece sahnede gördüğüm dönüşüm bambaşka bir şeydi.
Ferhat Göçer, Sabahattin Ali’yi sadece seslendirmedi.
Onu yaşadı.
Her şarkıda biraz daha içine girdi.
Her cümlede biraz daha onun yalnızlığına yaklaştı.
Özellikle Aldırma Gönül başladığında salonda öyle bir içselleşme yaşandı ki ,sanki herkes kendi hayatındaki yaralara dokunuyordu.
O anlarda Ferhat’ın sesi sadece bir yorumcu sesi değildi; sürgünü, kırgınlığı, memleket özlemini, insanın içine çöken o derin hüznü taşıyan bir sesti.
Sanat, özüne kadar hissetmektir.
İşte o gece Zorlu PSM de bunun en güçlü örneğini izledik.
Ferhat Göçer sahnede adeta Sabahattin Ali’nin gözlerinden dünyaya baktı.
Onun içindeki kırgın şairi, susmayan isyanı ve zarif acıyı taşıdı.
Bir sanatçının başka bir sanatçının ruhuna bu kadar yaklaşabilmesi gerçekten çok kıymetli.
Ben sahnede sadece bir performans görmedim.
Bir kimlik değişimi gördüm.
Sanki yıllar öncesinden gelen bir edebiyat sesi, şarkılarla bugüne taşındı. Meğer ne kadar çok şiiri ezbere bildiğimiz şarkılara dönüşmüş
Ve belki de en güzeli şuydu:
O gece herkes salondan biraz daha insan, biraz daha duygulu, biraz daha düşünceli çıktı.
Çünkü bazı sanat geceleri alkışla bitmez. İnsanın içinde yaşamaya devam eder.