İKİ GÜN ARAYLA İKİ BÜYÜK SES SUSTU!

Zeliha SUNAL

*Bazı sanatçılar hayatımızdan geçip gitmez; şarkılarıyla gençliğimize, anılarımıza ve kalbimize yerleşirler.*

Ekim ayında müzik dünyası iki büyük kayıpla sarsıldı. Önce Alpay, ardından iki gün sonra Soner Olgun aramızdan ayrıldı. Biri Türk pop müziğinin romantik dönemine damgasını vurmuş, diğeri sahnedeki benzersiz yorumuyla dinleyicilerinin gönlünde yer edinmiş iki değerli sanatçı… Benim içinse bu iki veda, mesleki anılarımın ve dostluklarımın içinden geçen çok özel bir anlam taşıyor.

Alpay'ı şarkılarıyla büyüyen biri olarak hatırlıyorum.
Ankara'da Grup Angora ile çalıştığım yıllarda Alpay, Karpiç adlı barda sahne alırdı. Tıklım tıklım dolan, şahane müziklerin yapıldığı bu mekânda yer bulabilmek bile ayrı bir meseleydi. Herkes o gecelerin bir parçası olmak isterdi. Alpay'ın Karpiç'teki programları dillere destandı.

Alpay'ın kendine özgü bir karakteri vardı; bazen huysuz, bazen güler yüzlü ama her zaman farklı, tatlı ve şahane sesli bir adamdı.

“Eylül'de Gel” ve “Fabrika Kızı” benim hayatımda derin izler bırakan şarkılardır. Özellikle “Eylül'de Gel”in introsu başladığında içime dokunan o duyguyu bugün bile hissederim. Daha sözler başlamadan insanı alıp yıllar öncesine götüren kaç şarkı vardır ki? Alpay'ın sesi ve şarkıları benim için yalnızca müzik değil, gençliğimin de bir parçası.

Soner Olgun ise benim için yalnızca çok değerli bir müzisyen değil, bir dosttu.

Soner'in müzikal yeteneğini anlatmak için tek bir örnek yeter: Bir gün içeri girdiğimde bana sazıyla “Those Were the Days”i çalmıştı. Elindeki sazla neredeyse her şeyi çalabilecek kadar geniş bir müzik dünyası vardı. Halk müziğinden arabeske, poptan yabancı şarkılara kadar her türü repertuvarına katabilirdi. O an ruhuna ne hitap ediyorsa ya da dinleyicisini ne mutlu edecekse onu söylerdi.

Sahneye çıktığında saatlerce kalabilir, dinleyicisini hiç kırmadan müziği ve sohbeti bir arada sürdürebilirdi. Üç dört saatlik programları bile onun sahne enerjisinin, repertuvarının ve insanlarla kurduğu bağın göstergesiydi. Bu, her müzisyende bulunabilecek bir özellik değil. Soner sahneyi seven, dinleyicisini önemseyen, müziğin sınırlarına sığmayan çok özel bir sanatçıydı.

1992'de “Letafet” albümüyle müzik dünyasında yerini alan Soner, farklı müzik türlerini kendine özgü yorumuyla bir araya getirdi. “İyi Bayramlar Türkiye” gibi eserlerle hafızalara yerleşti; müziğin yanında tiyatro ve yazarlık alanlarında da üretim yaptı.

Uzun süredir mücadele ettiği hastalığın ardından 16 Ekim 2026'da, henüz 67 yaşındayken hayatını kaybetti. Çok erken gitti. Gerçekten yazık oldu.

Alpay 91 yaşında, Soner ise 67 yaşında aramızdan ayrıldı. İki farklı kuşağın, iki farklı müzik anlayışının temsilcileri olsalar da ikisinin ortak bir özelliği vardı: İnsanların hayatlarına şarkılarıyla dokunmak.

Alpay'ı dinlediğimde Ankara'daki Karpiç gecelerini, gençliğimi ve “Kara tren ”in içime işleyen ilk notalarını hatırlayacağım. Soner'i düşündüğümde ise sazıyla her tür müziği çalabilen o yetenekli adamı, sahnede saatlerce dinleyicisini mutlu eden dostumu…

Sanatçılar gittiklerinde yalnızca eserlerini bırakmazlar; onlarla birlikte yaşadığımız zamanları da yeniden hatırlatırlar. Bir şarkı bazen bir aşkı, bazen eski bir dostu, bazen de artık geri gelmeyecek yılları getirir aklımıza.

Müzik dünyası iki büyük duayenini kaybetti. Ben de şarkılarıyla büyüdüğüm bir sanatçıyı ve dostum olan çok değerli bir müzisyeni uğurluyorum.

Hoşça kal Alpay… Hoşça kal Soner…

Siz gittiniz ama şarkılarınız, sesiniz ve bizde bıraktığınız iz yaşamaya devam edecek. Çünkü bazı sesler sustuğunda geriye sessizlik değil, ömür boyu hatırlanacak melodiler kalır.