’Gönül Dağı’nın Ömer’i Emir Özden... AİLESİNİN GURUR KAYNAĞI!
“Gönül Dağı” dizisinde Ömer karakterine hayat veren Emir Özden, karakterinin aşkını, ailesiyle ilişkilerini ve oyunculuk yolculuğunu anlattı. Yapay zekânın sanat dünyasına etkisinden özel hayatındaki sınırlarına kadar pek çok konuda dikkat çeken açıklamalar yaptı.
ANADOLU’NUN ÖRNEK GENCİ ‘ÖMER’İ BAŞARIYLA CANLANDIRAN EMİR ÖZDEN:
“Ömer başkalarının duygularını anlamaya çalışan biri. Öğretmen olması da tesadüf değil bence… “
“Bazen kuşaklar arasındaki mesafe sevgisizlikten değil, aynı duyguyu farklı dillerde ifade etmekten kaynaklanıyor…”
“Ömer’in çocukluğundan taşıdığı en önemli şeylerden biri, erken yaşta büyümek zorunda kalmış olması…”
“Gönül Dağı’nda yalnızca bir aşk hikâyesi izlemiyoruz. Bir insanın yıllardır içinde taşıdığı duyguyla yüzleşmesini izliyoruz...”
“Yapay zekâ bize yeni araçlar sunabilir ama sanatın asıl meselesi hâlâ insanı anlamak. Belki de teknoloji geliştikçe insan olmanın ne anlama geldiği sorusu daha önemli hâle gelecek…”
“Özel hayatın özel kalması gerektiğine inanıyorum…”
Anadolu bozkırı, yokluklarla mücadele ederek kendisini yetiştiren, çok iyi eğitimler alarak memleketine mucize başarılar kazandıran gençlerle dopdolu… Onlar büyüyüp filizlendikleri bölgenin havasını soluyarak, sevgi, saygı, birlik beraberlik duygularıyla yetişip, geleneklerine sahip çıkan, baba toprağına döndüklerinde de vefa ve şükran duygularını unutmayan gençler…
Gönül Dağı, işte gençlerin hayat hikayelerine pencere açarak onların yeni nesle örnek olmalarına katkıda bulunuyor. Gedelli’nin çalışkan, özverili, fedakar ve cefakar bu gençlerinden biri de Ömer…
Nam-ı diğer kasabanın kahvecisi Kel Rıfat’ın oğlu, Hacer ananın torunu Ömer… Selma öğretmenin motive ettiği, ailesinin okuması için kol kanat gerdiği Ömer, ilkokuluna öğretmen olduktan sonra geri dönüyor. Artık o yeni Ömer’ler yetiştirmeye başlıyor.
Gönül Dağı’nda Ömer karakterini başarılı bir şekilde canlandıran Emir Özden ile hem diziyi, canlandırdığı karakteri, hem de özel yaşamıyla ilgili merak edilenleri konuştuk.
Gönül Dağı gibi ilk bölümde sevilen ve 7 sezondur başarısını sürekli katlayan bir dizinin kadrosuna katılmak size neler hissettirdi?
-Gönül Dağı, seyircisiyle oldukça özel bir bağ kurmuş, bunu da yıllar içerisinde korumayı başarmış bir iş. Böyle bir hikâyenin parçası olmak elbette heyecan verici. Ama benim için heyecanın yanında bir sorumluluk duygusu da var.
Çünkü seyircinin yıllardır tanıdığı, sevdiği bir dünyanın içine giriyorsunuz. Oraya kendi renginizi katarken o dünyanın samimiyetini de korumanız gerekiyor. Ben biraz da bu dengeyi kurabilmenin heyecanını yaşıyorum. Bir hikâyeye sonradan dahil olabilirsiniz ama seyircinin hafızasında kendinize ait bir yer açmak zaman ve emek istiyor.
Dizide öğretmen Ömer karakterini canlandırıyorsunuz. Kahveci Rıfat’ın oğlu olan Ömer, annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, kardeşleriyle birlikte babası ve babaannesiyle yaşayan bir genç. Ömer’i bir de sizden dinlesek…
-Ömer’in dünyasında söylenenlerden çok söylenmeyen şeylerin önemli olduğunu düşünüyorum. Küçük yaşta annesini kaybetmiş olması, onun hayatla ve insanlarla kurduğu ilişkiyi ister istemez şekillendirmiş.
Fakat ben Ömer’i yalnızca geçmişinde bir kayıp yaşayan bir karakter olarak görmüyorum. Onun asıl meselesi, o kayıpla nasıl yaşamayı öğrendiği.
Ömer biraz içine atan, duygularını doğrudan ifade etmekte zorlanan ama başkalarının duygularını anlamaya çalışan biri. Öğretmen olması da tesadüf değil bence. İnsanlara bir şey öğretmekten ziyade, onların hayatında bir karşılık bulmaya, bir iz bırakmaya ihtiyaç duyuyor olabilir.
Bazen insanın kendisine verilmeyen bir şeyi başkasına vermeye çalışması gibi… Bir de romantik tarafı var. Ama onun romantizmi büyük cümlelerden ziyade küçük ayrıntılarda saklı. Ben Ömer’in biraz da bu görünmeyen tarafını seviyorum
Ömer’in babasından aldığı özellikler var mı? Babasıyla ilişkisi nasıl? Aralarında benzerlikler ve farklılıklar var mı?
-Bence insan, en çok benzediği insanlara karşı kendini farklılaştırmaya çalışıyor. Ömer ve babası arasında da böyle bir ilişki var. İkisinin de sevgisini gösterme biçiminde benzerlikler olduğunu düşünüyorum.
Ancak bunu ifade etme yöntemleri farklı. Rıfat daha hayatın içinden, tecrübeleriyle konuşan, sevgisini davranışlarıyla gösteren bir baba. Ömer ise bazı şeyleri daha fazla sorgulayan, kendi içinde yaşayan bir genç. Babasının hayat tecrübesinden besleniyor ama kendi yolunu da çizmek istiyor.
Aralarındaki ilişkiyi yalnızca baba-oğul ilişkisi olarak değil, birbirini anlamaya çalışan iki insanın ilişkisi olarak görüyorum. Bazen kuşaklar arasındaki mesafe sevgisizlikten değil, aynı duyguyu farklı dillerde ifade etmekten kaynaklanıyor
Ömer’in çocukluğundan bu yana taşıdığı hayalleri ve kırgınlıkları hakkında neler söyleyebilirsiniz?
-Ömer’in çocukluğundan taşıdığı en önemli şeylerden biri, erken yaşta büyümek zorunda kalmış olması. Çocukken bazı şeyleri anlamlandıramadan yaşamak, insanın içinde daha sonra farklı şekillerde ortaya çıkan boşluklar bırakabiliyor.
Bence Ömer’in hayalleri de bu boşluklarla ilişkili. Bir meslek sahibi olmak, kendi ayakları üzerinde durmak, sevdiği insanlarla güzel bir hayat kurmak… Bunlar dışarıdan bakıldığında çok sıradan hedefler gibi görünebilir. Ama bazı insanlar için sıradan bir hayat kurabilmek bile büyük bir hayaldir.
Ömer’in kırgınlıklarının onu sertleştirmemiş olması hoşuma gidiyor. Hayatında eksik kalan şeylere rağmen başkalarına karşı şefkatini kaybetmemiş. Ben bunun önemli bir özellik olduğunu düşünüyorum.
Ömer’in hikayesinde sizi en çok heyecanlandıran gelişme hangisi oldu?
-Ömer’in Yağmur’la olan hikâyesi beni heyecanlandırıyor. Çünkü burada yalnızca bir aşk hikâyesi izlemiyoruz. Bir insanın yıllardır içinde taşıdığı duyguyla yüzleşmesini izliyoruz.
Beni asıl meraklandıran, Ömer’in hayatı boyunca kendisi için kurduğu güvenli alanın dışına çıkmak zorunda kaldığında nasıl davranacağı. İnsan sevdiği kişiye yaklaşırken bazen kendisinden de uzaklaşabiliyor. Ömer’in bu süreçte ne kadar cesur, ne kadar kırılgan olacağını görmek istiyorum.
Karakteri canlandırırken kendi kişiliğinizden bir şeyler kattınız mı? Yoksa tamamen farklı bir kişilik mi oluşturdunuz?
-Bir karaktere kendinizden hiçbir şey katmadan hayat vermenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ama kendinizden bir şeyler katmakla karakteri kendinize benzetmek arasında önemli bir fark var. Ben karakterin önce kendi gerçekliğini kurmaya çalışıyorum. Ömer’in dünyasını, geçmişini, ilişkilerini ve davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışıyorum.
Sonrasında kendi gözlemlerimden, insanlarla kurduğum ilişkilerden ve hayata dair biriktirdiklerimden besleniyorum. Ömer’le bazı noktalarda yakınlık kurduğumu söyleyebilirim. Özellikle insanları gözlemleyen, bazı duygularını hemen açığa çıkarmayan tarafıyla. Fakat oyunculuğun güzel tarafı da bu zaten; kendinizde olmayan bir ihtimali de keşfetmenize olanak tanıyor.
Ömer’in ilerleyen bölümlerde izleyiciyi şaşırtacak bir yönü olduğunu düşünüyor musunuz?
-Bence bir insanı tanıdığımızı düşündüğümüz anda bile onun hakkında bilmediğimiz çok şey vardır. Ömer de böyle biri. İlk bakışta sakin, iyi niyetli ve biraz çekingen görünen bir karakterin içinde başka duygular, başka kararlar ve başka cesaret biçimleri bulunabilir.
İzleyicinin Ömer’i tanıdıkça onunla ilgili fikirlerini değiştirmesini isterim. Çünkü gerçek hayatta da insanlar tek bir özelliklerinden ibaret değiller. Ömer’in de yalnızca iyi çocuk, iyi öğretmen ya da âşık genç olarak tanımlanmasını istemem.
Ömer’i tanıdıkça seyircinin onunla farklı duygular üzerinden bağ kurmasını isterim. Bazen kendilerinden bir parça, bazen tanıdıkları bir insanı, bazen de hiç yaşamadıkları ama yaşamak istedikleri bir duyguyu bulsunlar.
Ömer çocukluğundan bu yana komşularının kızı Yağmur’a âşık. O, neden aşkını dolaylı yollarla ifade etme yolunu değil de, gizemli biri olmayı tercih etti?
-Bence Ömer’in Yağmur’a yaklaşamamasının altında yalnızca utangaçlık yok. Bazen bir duyguyu yıllarca içinizde büyüttüğünüzde, onu gerçek hayata taşımaktan korkmaya başlarsınız. Çünkü hayalinizdeki ihtimalin bozulmasını istemezsiniz. Ömer belki de Yağmur’u kaybetmekten çok, onunla ilgili yıllardır kurduğu dünyayı kaybetmekten korkuyor.
Uzaktan sevmek, bir bakıma insanın kendisini reddedilme ihtimalinden koruma yöntemi. Ama aşkın biraz da risk almak olduğunu düşünüyorum. Bir noktadan sonra insanın hissettiği şeyi saklaması, o duyguyu yaşamaktan daha yorucu hâle geliyor. Ömer’in de bu gerçekle karşılaşacağını düşünüyorum.
Genelde anne ya da babalarından birini küçük yaşta kaybeden ve maddi sıkıntılar içerisinde büyüyen gençler, meslek hayatında daha hırslı ve başarılı oluyor. Selma öğretmenin büyük destekleriyle öğretmenlik mesleğini seçen Ömer, iş yaşamındaki başarıyı yakalıyor.
Ömer sizce özel yaşamında da başarılı olabilecek mi? Ömer ve Yağmur bu birlikteliği evliliğe kadar götürebilecek mi?
-İnsanların yaşadıkları zorluklardan sonra mutlaka daha hırslı ya da başarılı olacaklarını düşünmüyorum. Bazen yaşadıklarımız bizi güçlendirir, bazen de hayatımızın başka alanlarında eksiklikler bırakır. Önemli olan bunlarla ne yaptığımız. Ömer mesleğinde başarılı çünkü sorumluluk almayı, emek vermeyi ve başkalarının hayatına dokunmayı önemsiyor.
Ama özel hayat biraz daha farklı. Orada yalnızca çalışkan olmak yetmiyor; kendinizi açmanız, savunmasız kalmayı göze almanız ve karşınızdaki insana güvenmeniz gerekiyor.
Yağmur’la ilişkilerinde de Ömer’in öğrenmesi gereken şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Evlilik meselesine gelince, bence aşk hikâyelerinin güzelliği yalnızca nasıl sonuçlandıklarında değil, iki insanı yol boyunca nasıl değiştirdiklerinde saklı. Tabii ki izleyicinin bu ikiliyi mutlu görmesini isterim. Ama biraz da onların bu mutluluğu hak etmek için neler yaşayacağını merak ediyorum.
Gönül Dağı’nın 7. sezonunda dizinin eski kuşağının yanı sıra genç karakterlerin hikâyelerinin öne çıkması sizce nasıl bir sorumluluk getiriyor?
-Bence bu, dizinin yaşayan bir hikâye olduğunun göstergesi. Çünkü hayat da böyle ilerliyor. Bir kuşağın hikâyesi devam ederken başka bir kuşağın hikâyesi başlıyor. Birileri tecrübesini aktarıyor, diğerleri kendi yolunu bulmaya çalışıyor.
Genç karakterlerin hikâyeleri anlatılırken yalnızca gençlerin sorunlarını değil, kuşaklar arasındaki ortak duyguları da yakalamak gerekiyor. Aşk, aidiyet, aile, gelecek kaygısı… Bunlar yaşla birlikte ortadan kalkmıyor, yalnızca biçim değiştiriyor. Bizim sorumluluğumuz da genç karakterleri bugünün gerçekliğinden koparmadan, dizinin yıllardır koruduğu dünyaya dahil etmek.
Gedelli kasabasının sıcak atmosferi, Anadolu insanının samimiyeti, misafirperverliği oyunculuğunuza nasıl yansıyor?
-Bir oyuncu için içinde bulunduğu dünyanın atmosferi çok kıymetli. Bazen bir mekân, bir bakış ya da bir insanın konuşma biçimi karakteriniz hakkında uzun uzun düşünerek bulamayacağınız bir şey öğretebiliyor. Anadolu insanının samimiyetinde gösterişsiz bir taraf var. İnsanlar birbirlerinin hayatına daha fazla temas ediyor, sevinçler ve üzüntüler daha ortak yaşanıyor.
Bu da oyunculuk açısından çok besleyici. Gedelli’nin atmosferi bana biraz şunu hatırlatıyor: Hayatın anlamı her zaman büyük olaylarda değil, çoğu zaman küçük karşılaşmalarda saklı.
Dizideki oyunculardan daha önce aynı projede rol aldığınız sanatçı var mı? Set dışında da oyuncu arkadaşlarınızla görüştüğünüz isimler var mı?
-Oyunculukta birlikte çalıştığınız insanlarla kurduğunuz ilişki, kamera önündeki uyumu da etkiliyor. Ben set ortamında karşılıklı güvenin ve birbirini dinlemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gönül Dağı gibi uzun soluklu bir işte yıllardır birlikte çalışan, birbirini tanıyan bir ekibe dahil oluyorsunuz.
Bu da yeni gelen biri için güzel bir öğrenme alanı. Set dışında da zamanla doğal bir arkadaşlık ve paylaşım ortamı oluşuyor. Ben bu ilişkinin yapay olmamasını, kendiliğinden gelişmesini önemsiyorum.
Gönül Dağı’nın yıllardır koruduğu aile sıcaklığını sizce hangi özellikler ayakta tutuyor?
-Bence dizinin en önemli başarısı, seyirciye kusursuz insanlar anlatmaması. Karakterlerin hataları, kırgınlıkları, inatları ve birbirleriyle yaşadıkları çatışmalar var. Ama bütün bunların içinde birbirlerine duydukları bağlılık da var. Aile dediğimiz şeyin yalnızca aynı evde yaşamak olmadığını düşünüyorum.
Bazen bir insanın sizi anlamaya çalışması, bir başkasının sizin için endişelenmesi, hatta hiç konuşmadan yanınızda durması da aile olmanın bir parçası. Gönül Dağı’nın seyirciye hatırlattığı şeylerden biri de bu. İnsanların birbirlerine hâlâ iyi gelebileceğine dair bir inanç taşıyor.
Gönül Dağı’nın yıllardır seyircisiyle kurduğu bağın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ben de bu hikâyenin bir parçası olarak kendi payıma düşeni en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Bence iyi bir hikâyenin en güzel tarafı, bittikten sonra da insanın içinde yaşamaya devam etmesi.
Oyunculuk sizin için çocukluk hayali miydi? Aileniz bu mesleği seçmenizde size destek oldu mu? Ailede başka sanatçı var mı?
-Oyunculuk benim için insanı ve hayatı anlama merakıyla çok iç içe bir alan. Bir insanın neden öyle davrandığını, neyi sakladığını, neyi söyleyemediğini merak etmek çocukluğumdan beri ilgimi çeken şeyler arasında. Zamanla bu merak oyunculuğa dönüştü.
Çünkü oyunculukta yalnızca başka bir insanı canlandırmıyorsunuz; kendinize ait bilmediğiniz taraflarla da karşılaşıyorsunuz. Aile desteği ise böyle bir meslekte çok kıymetli. Çünkü oyunculuk dışarıdan göründüğü kadar kolay ve güvenceli bir yol değil. Belirsizlikleri, beklemeleri ve yeniden başlamaları var. Bu yolculukta insanın yanında kendisine inanan insanların olması önemli.
Dram, komedi ve romantik hikâyeler arasında seçim yapsanız hangisinde kendinizi daha özgür hissedersiniz?
-Sanırım beni en çok insanın çelişkilerini anlatabilen hikâyeler heyecanlandırıyor. O yüzden tek bir tür seçmek istemem. Özellikle dramın içine yerleşmiş bir mizahı çok seviyorum. Çünkü gerçek hayatta da en trajik anlarımızda bile bazen gülmeye başlıyoruz.
Hatta kimi zaman insanın kendisiyle kurduğu en dürüst ilişki mizah üzerinden gelişiyor. Komedi de en az dram kadar ciddi bir iş. Bir karakterin trajedisini doğru oynadığınızda seyirci gülebilir; ama o karakterin kendisi için yaşadıkları son derece gerçek olabilir. Ben bu iki duygunun yan yana durduğu işleri seviyorum.
Bir karaktere hazırlanırken ilk olarak senaryoya mı, karakterin psikolojisine mi, yoksa fiziksel özelliklerine mi odaklanırsınız?
-İlk olarak senaryoyu anlamaya çalışırım. Çünkü karakterin psikolojisi de fiziksel dünyası da içinde bulunduğu hikâyeden bağımsız değil. Sonra karakterin davranışlarının nedenlerine bakarım. Ne istiyor, neden istiyor, neyi saklıyor, ne zaman yalan söylüyor, ne zaman kendisine bile dürüst davranamıyor?
Bunlar benim için önemli sorular. Fiziksel tarafı da bu çalışmaların ardından şekillendirmeyi seviyorum. Bir karakterin yürüme biçimi, duruşu, konuşurken nefes alışverişi bile onun iç dünyası hakkında bir şey söyleyebilir. Ama bütün bunların sonunda teknik hazırlığı unutup karakterin içinde özgür kalabilmek gerekiyor. Bence oyunculuğun en zor ve en güzel tarafı bu.
Oyunculuk dışında sizi en çok mutlu eden şeyler nelerdir, kendinize ayırdığınız zamanlarda neler yaparsınız?
-Kendime ayırdığım zamanlarda biraz hareket etmeyi, spor yapmayı, yürümeyi seviyorum. Özellikle basketbol ve tenisle ilgileniyorum. Bazen de hiçbir şey yapmadan müzik dinlemek, kitap okumak ya da bir şeyler üzerine düşünmek iyi geliyor. Sinema, tiyatro, müzik ve edebiyat zaten hayatımın doğal bir parçası.
Bir de insanları gözlemlemeyi seviyorum. Bazen bir kafede oturup çevrenizdeki insanların konuşmalarını, birbirleriyle kurdukları ilişkileri izlemek bile başlı başına bir hikâye malzemesi olabiliyor. Sanırım oyunculuğun dışında da dünyayla ilişkimi canlı tutmaya çalışıyorum.
Sosyal medyayla aranız nasıl? Yorumlara cevaplar verir misiniz? Yapay zekânın ışık hızında ilerlemesi sanat dünyasında kırılma noktalarına yol açacak mı?
-Sosyal medyayı iletişim kurmak ve yaptığım işlerin izleyiciyle buluşmasını sağlamak açısından değerli buluyorum. Ama hayatın tamamını orada yaşamak istemiyorum. Her anı paylaşmak, her düşünceyi görünür kılmak zorunda hissetmiyorum kendimi.
Yorumları okuyorum. Bazen bir izleyicinin karakterle ilgili yaptığı bir yorum, benim sette hiç düşünmediğim bir ayrıntıyı fark etmemi sağlıyor. Bu karşılıklı etkileşimi seviyorum.
Yapay zekâ meselesine gelince, bence sanat dünyasında ciddi bir dönüşüm yaratacağı kesin. Fakat sanatın yalnızca ortaya çıkan görüntüden ya da sesten ibaret olmadığını unutmamak gerekiyor. Bir insanın yaşanmışlığı, çelişkileri, bedeni, hafızası ve dünyayla kurduğu ilişki var.
Bunların sanattaki karşılığını düşünmek gerekiyor. Yapay zekâ bize yeni araçlar sunabilir ama sanatın asıl meselesi hâlâ insanı anlamak. Belki de teknoloji geliştikçe insan olmanın ne anlama geldiği sorusu daha önemli hâle gelecek.
Özel hayatınızı göz önünde yaşamayı mı, kendinize saklamayı mı tercih ediyorsunuz? Bunun sizin için sınırları nelerdir?
-Özel hayatın özel kalması gerektiğine inanıyorum. Oyuncu olarak yaptığınız işin görünür olması doğal ama bu, insanın bütün hayatını görünür kılması gerektiği anlamına gelmiyor.
Ben seyircinin oynadığım karakterleri, yaptığım işleri ve sanatla kurduğum ilişkiyi tanımasını tercih ederim. Özel hayatımla ilgili ise paylaşmak istediğim kadarını paylaşırım.Bence insanın kendisine ait, kimseye açıklamak zorunda olmadığı bir alanı olmalı. Bu alanı korumak hem kişisel özgürlük hem de ruhsal denge açısından önemli.
Hayatınızda sizi en çok etkileyen dönüm noktası ne oldu?
-Tek bir dönüm noktası seçmek benim için zor. Çünkü insanı değiştiren şeyler her zaman büyük olaylar olmuyor. Bazen bir karşılaşma, bazen bir başarısızlık, bazen de uzun süre beklediğiniz bir fırsat sizi başka bir yere taşıyor. Oyunculuk yolculuğumda her projenin ayrı bir karşılığı oldu.
Sinemada başrol oynadığım Bilmemek, tiyatroda Alan karakteriyle sahneye çıktığım Küheylan ve farklı dünyaları deneyimlediğim televizyon projeleri bana başka başka şeyler öğretti. Ama sanırım en önemli dönüm noktalarından biri, oyunculuğu yalnızca bir meslek olarak değil, hayat boyu devam edecek bir araştırma alanı olarak görmeye başlamamdı. O zaman başarıyı da biraz farklı tanımlamaya başladım.
Kendinizi 10 yıl sonra oyunculuk yolculuğunda nasıl hayal ediyorsunuz?
-On yıl sonra daha fazla ülkede, daha farklı dillerde ve kültürlerde hikâyeler anlatabilen bir oyuncu olmak isterim. Türkiye’de yaptığım işlerin dışında uluslararası projelerde de yer almak hedeflerim arasında. Ama yalnızca daha fazla iş yapmış olmak istemiyorum.
Seçtiğim işlerin bir anlamı, oyunculuk yolculuğumda bir karşılığı olsun istiyorum. Bir oyuncunun yıllar geçtikçe daha iyi olabilmesi için kendisini tekrar etmemesi gerektiğine inanıyorum. On yıl sonra da hâlâ yeni bir karakterin karşısında heyecanlanabiliyor olmayı isterim.
Hayatınız film olsa adı ne olurdu? Sizi kimin canlandırmasını isterdiniz?
-Filmin adı sanırım “Henüz Değil” olurdu. Çünkü insanın kendisiyle ilgili kesin bir tanıma ulaşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Sürekli değişiyoruz, bazı şeyleri geride bırakıyoruz, bazı şeyleri yeni öğreniyoruz. Belki de hayat dediğimiz şey, kendimize verdiğimiz cevapların sürekli değişmesi.
Beni kimin canlandırmasını isterdim sorusu da biraz eğlenceli. Sanırım henüz tanımadığım bir oyuncuyu tercih ederdim. Sonuçta insanın kendisini başka birinin gözünden görmek de ilginç bir deneyim olurdu.
Oyunculuk dışında sanat dallarından ilginizi çeken ve zaman ayırdığınız var mı? Kamera arkasında da yer almak, senaryo yazmak ister misiniz?
-Sinema ve tiyatronun yanı sıra müzik ve edebiyatla yakından ilgileniyorum. Özellikle bir sanat dalının başka bir sanat dalını nasıl beslediğini merak ediyorum.
Kamera arkasında yer almak ve senaryo yazmak da ilgimi çeken alanlar. Hatta kendi hikâyelerimi anlatma fikri uzun zamandır aklımda. Bir oyuncu olarak hikâyenin içinden bakıyorum; fakat zaman zaman o hikâyenin nasıl kurulduğunu, hangi kararlarla şekillendiğini de merak ediyorum.
İleride yapımcılık ve yazarlık tarafında da üretmek isterim. Ama bunun için önce anlatmaya gerçekten değer bulduğum bir hikâyenin ortaya çıkmasını beklerim. Sırf başka bir alanda da bulunmuş olmak için bir şey yapmak istemem.
Türk dizileri sadece ülkemizde değil, dünyanın dört bir yanında büyük ilgiyle izleniyor. Sizce bu başarı çıtasını artırmak için neler yapmamız gerekir?
-Türk dizilerinin uluslararası başarısının arkasında güçlü duygular anlatabilmesi olduğunu düşünüyorum. Aile, aşk, aidiyet, sınıfsal farklılıklar, adalet gibi konular dünyanın her yerinde karşılık buluyor. Ancak artık yalnızca iyi hikâyeler anlatmak yeterli değil. Hikâyelerin anlatılma biçimini de geliştirmemiz gerekiyor.
Senaryo yazımına daha fazla zaman ayrılması, karakterlerin derinleştirilmesi, yönetmenlik ve görüntü dili açısından daha özgün işler üretilmesi önemli. Bir de kendi kültürümüzü anlatırken evrensel olabilmek gerekiyor. Bence dünyaya benzemeye çalışmak yerine, kendi hikâyemizi olabilecek en özgün şekilde anlatmalıyız. Çünkü bizi farklı kılan şey zaten bu.
Dünyanın dört bir yanında yaşanan kadına şiddet, akran zorbalığı, iklim krizi gibi konularda sosyal sorumluluk projelerinde görev almak ister misiniz? Herhangi bir derneğe, vakfa veya platforma üye misiniz?
-Elbette isterim. Sanatın ve sanatçının toplumsal meselelerden tamamen bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kadına şiddet ve çocuklara yönelik zorbalık gibi konularda farkındalık yaratmak çok önemli. Ancak sosyal sorumluluğun yalnızca bir paylaşım yapmaktan ibaret kalmasını da doğru bulmuyorum.
Gerçekten katkı sağlayabileceğiniz, devamlılığı olan projelerin parçası olmak daha anlamlı. Oyunculuk, insanın başka hayatlara temas etmesini sağlayan bir meslek. Bu temasın gerçek hayatta da bir karşılığı olmalı. İmkânım ve doğru bir çalışma alanı olduğunda bu tür projelerde aktif olarak yer almak isterim.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.